Kastamonu Taşköprü Derneği
 
2013 Çanakkale Gezi ve Türbe resimlerimize Fotoğraf Galerisinden bakabilirsiniz.
Derneğimiz Hakkında
Taşköprümüz Hakkında
Duyurular
  -  Sevgili Hemşehrilerimiz, resim ve video paylaşımlarınızı iletişimde bulunan mail adresimize gönderebilirsiniz.Görüş ve önerilerinizide ziyaretçi defterinden yapabilirsiniz.Desteklerinizi bekliyoruz...


  -  2013 Çanakkale Gezi ve Türbe resimlerimize Fotoğraf Galerisinden bakabilirsiniz.


Döviz Bilgieri
M.E.B.Döviz Kuru
  ALIŞ   SATIŞ
USD 2,2218   2,2258
EURO 2,7667   2,7717
       
Hava Durumu
İstanbul Hava Durumu
Özlü Sözler

Bizim dinimiz en tabi ve makul dindir ve ancak bundan dolayıdır ki son din olmuştur. Bir dine tabii olmasi için akla, fenne, ilme ve mantığa uygun olması lazımdır. Bizim dinimiz bunlara tamamen uygundur. (Mustafa Kemal Atatürk)
Anket
Kastamonu Havaalanını kullanmayı düşünürmüsünüz?



 
Sponsorlarımız
Sitemizi Tavsiye Ediniz
Sitemizi arkadaşlarınıza tavsiye ederseniz memnun kalırız.
 
  
Dosya İndirme Panosu
- Şehirler Arası Mesafe Cetvel Programı
- WinRar Sıkıştırma Programı
- Şifalı Bitkiler Sözlüğü
  KÜLTÜRÜMÜZ

                                                                 Türkülerimiz

 

Bu bölüm Kastamonu bölgesi için en zengin unsurlardan biri olarak karşımıza çıkmaktadır. Halk edebiyatı serisinin en zengin ve bölgesel olanını yine bu çevrede bulmak mümkündür. Türküleri Şu bölümlere ayırabiliriz;

        A-        Ağır oyun türküleri

        B-        Kahramanlık türküleri 

        C-        Asker türküleri 

        D-        Aile türküleri  

        E-        Düğün türküleri

        F-        Kaynana türküleri 

        G-        Hapishane türküleri  

A-    Ağır oyun türkülerinden (Sepetcioğlu) bölgesel bünyede en çok sevilen türküler arasındadır. Hareketi ağIr oyun türküsü konusu ise kahramanlık olarak belirlenir. Bu türkünün meydana gelişine sebep olan olayı şöyle özetleyebiliriz.

       Günün birinde Araç ilçesinin Boyalı Bucağında Sepetçioğlu Osman isminde bir genç, nüfuslu bir ailenin kızına aşık olur. İkinci Murat devrinde, Anadolu isyan edenlerle tedirgin bir halde iken Osman sevgilisini kaçırarak Araç?dan uzaklaşır. Babası olayı hemen ilgili kuruluşlara haber vererek kızının ve aşığının yakalanmasını ister. Harekete geçen zabıta çekişmeli bir mücadeleden sonra Osmanı?da yaralayarak kızı da isyancılardandır diye yakalayıp Kastamonu Hapishanesine koyarlar. Kısa bir müddet sonra Osman iyileşerek kendi gibi birkaç yiğitle beraber hapishaneyi basarlar ve sevgilisini kaçırmaya muvaffak olur. Aşığı ile beraber kışla yolunu tutan Osman, tekrar yakalanarak, İstanbul?a gönderilir. Padişah Osman?ı affederek bu sırada Kastamonu bölgesinde isyan hareketi başlayan Tahmisçioğlu?nun  kuvvetlerine karşı isyanı bastırmak üzere gönderir.

       Büyük Kurtarıcı Mustafa Kemal 29 Ağustos 1925 yılının akşamı bu oyun oynanırken hislenerek efelere refakat etmiştir.

Sepetçioğlu 'NUN BAŞKA BİR AĞIZDAN ÖYKÜSÜ


Sepetçioğlu bir ananın kuzusu,
Hiç gitmiyor kollarımın sızısı,
Böyleyimiş alnımızın yazısı
Yassıl dağlar yassıl aman,
Osman Efem geliyor vay vay!

Osman Efe de, Osman Efe ha!.. Halkın gönlünde umut, yüreğinde sevgi. Zalimler, halk düşmanları derseniz, köşe bucak peşinde Osman Efe?nin. Yüreklerinde bir korku ki, uykuları bölünüyor geceleri. Derebeyi?nin dilinde Osman Efe?nin adı ?Şu Sepetçioğlu denen eşkiyayı yakalayanı altınlara boğarım. Ölüsünü, ya da dirisini getirene bağlar, bahçeler vereceğim? diyor. Neden ki derseniz, diyelim. Sepetçioğlu Osman Efe mert. Bileğine güçlü, yüreğine sağlam.

Kastamonu?nun Araç ilçesinin Yukarı Avşar köyünden. Babasının bir karış toprağı yok. Köylük yerde topraksızlık kötü. El eline muhtaç eder topraksızlık. Muhtaç eder ki, gündelik işler karın doyurmaz. Eli görür, cebi görmez insanın. Osman?ın babası da öyle. N?apsın? Ek bir gelir gerek. Sepet yapıp satıyor. Hani çok bir şey kazanmıyor ama, geçinip gidiyorlar. Babasının ölümünden sonra Osman güç durumlara düşüyor. Geçim sıkıntısı çekiyor. Köyü terketmek zorunda kalıyor sonunda. Varıp Kastamonu?ya yerleşiyor. Baba mesleği sepetçiliği de iş ediniyor kendisine. Zaten bir anası, bir kendi. Geçinip gidiyorlar. Kollu sepet, ekmek selesi, küfe, çeşit çeşit. Küçüklü büyüklü. Günde birkaç tane yapıp satıyor. Bir de şu var ki, devir çok eski. Anadolu beylerin elinde. Her beylik kendi bölgesinde yaşayanlardan sorumlu. Yani ki, onların kazancını beylikler vergiliyor. Beyin emrinde sipahiler. Köy köy; kent kent dolaşıp kazançlarının bir kısmını topluyor. Ama öyle bir toplayış ki, düşman başına. Sipahilerin dediği dedik, çaldığı düdük. Varıyorlar harmanın başına ?Bu harmandan elli gülek buğday ayırın aşar olarak? diyorlar. O kadar. çiftçinin eli kolu bağlı. Harmandan elli gülek buğday çıkar mı, çıkmaz mı. Belli değil. Çıkarsa geriye ne kalır. Kışın çoluk çocuk ne yer. Soran yok. Ya gelecek yılın tohumluğu? Sipahiler zalim! Gaddar! Şundan ki, sırtları kalın sipahilerin. İlk güvenceleri ?Bey? sipahilerin. Sonra ?Beylerbeyi?. Sonra da ?Padişah?. Padişah açıyor ağzını ?Şunca buğday, şunca arpa. Şunca deve gerekli bana? diyor. O kadar! Emri beylerbeyi alıyor, bey?e iletiyor. Bey de sipahilere. Ha, bir de ?mültezim? denilen gelir toplayıcılar var. Filan köyün tüm gelirini kabala alıyor. Yani, bey istediği öşrü bildiriyor. Diyelim ki bey köyden yüz çuval pirinç istiyor. Bunu mültezim köylüden topluyor. Ayrıca kendisi için de ek yapıyor buna. Artık insafına kalmış. Ne kadar pay isterse onu da ekleyip varıp köylüye bildiriyor. ?Ürününüzden şuncasını öşür olarak istiyorum. Filan yere getirip teslim edeceksiniz.? O kadar! Kim ki istenileni vermedi, ferman padişahtan. İnsaf sipahiden.
İşte Sepetçioğlu?nun yaşadığı devir, bu devir. Sepetçioğlu?nun yaşadığı beylik de İsfendiyaroğulları Beyliği. İsfendiyaroğlu Hamza Bey?de din-iman kıt! İnsaf vicdan hak getire! Öşrü artırdıkça artırıyor. Köylü bir deri bir kemik. Umurunda değil beyin. Durmadan daha çok vergi alınması için emir yağdırıyor. Sepetçioğlu o zamanlar daha ?efe? değil. Osman diyor herkes! ?Sepetçioğlu Osman?.

Günlerden bir gün, dükkanında sepet örüyor Osman. Kapı tekmeyle açılıyor. ?Hamza Bey?in emridir. Hafta sonuna kadar yüz tane sepet vereceksin öşür olarak. Ellisi sele, ellisi kulplu olsun?. Tak kapı sipahiler dışarda. Sepetçioğlu almış başını ellerinin arasına. Başlamış hesaplamaya. Günde iki sepet örse, hafta sonuna kadar oniki sepet yapar. Eldekileri de eklese, elli sepeti geçmez. Bunların tümünü verirse neyle geçinecek. Üstelik düğün hazırlığı var. Üçbeş kuruş bir kenara atmak gerek. Varıp anasına açmış durumu. Anası tasalı. ?Oğlum sana kötülük yaparlar. Ne yapıp yap, istediklerini yerine getir. Baban rahmetli de çok çektiydi. Sepetleri yetiremeyince yollarda çalıştırdılar. Ev yapımında iş verdiler. Sen sen ol, çekin Osmanlı?dan. İstediklerini yetir. Yoksa iyi olmaz?. Olmazı belli. Ya çaresi? Ne yapsın Osman. Varıp komşu sepetçilerden ödünç sepet istese kim verir. Hepsi aynı durumda. Çaresiz Osman. Gözlerinde uykular kaçık. Hafta sonunu iple çekiyor. ?Gelsinler. Durumu anlatırım. Nişanlıyım. Yakında düğünüm olacak. Biraz anlayış gösterin bana derim. Bunlar da insan. Canımı alacak değiller ya! Olanı alır giderler? diyor. İyi. Hoş! Ama evdeki Pazar çarşıya uymuyor. Hafta sonu gelip de sipahiler kapıya dayanınca işler karışıyor. ?Vay efendim vay! Nişanlıymış da para gerekliymiş. Öküzün yamacına koşul da aklın başına gelsin. Gör bakalım, yol yapmak mı kolay yoksa sepet mi?? Osman?ın cevap vermesine kalmadan iki kişi yakalamış kollarından. Sürüye sürüye atın terkisine bağlamışlar. Sürmüşler atları doğru Bey?in huzuruna. Daha bir dolu adam bekliyor kapıda. Kiminin üstü başı lime lime, kiminin gözü yaşlı. Osman da girmiş aralarına. Girmiş ya, alıp veriyor, alıp veriyor. Çok geçmeden Bey görünmüş. Elinde nar çubuğu. Sıradan girmiş. ?Demek emirlere karşı durursunuz. Canınız ucuz sizin. Keyfiniz bilir. Alın bunları yol yapımına koşun.? O kadar! Bey buyurur, beycik vurur. Adamlar sıra sıra dizilir yollara. Osman?ın içi içine sığmıyor. Osman tetikte. Osman yolun kuytusunu kolluyor. Sonra süzülüveriyor karanlıklara. Ver elini Kastamonu. İlkin anasına varıyor. Durumu sergiliyor. ?Böyleyken böyle. Canımı zor kurtardım. Bu işin oluru yok. Sizi size bırakıyorum. Ben bu işi Bey?in yanına koymayacağım. Onca zavallı adamın ahını alacağım Bey?den?. Anası ürkek, ?Oğul beyle yarışa çıkılmaz. Kolu uzundur Bey?in. Sağ komaz seni. Kapısında kulu çok. Baş edemezsin? diyorsa da Osman kararlı. ?Görsünler el mi yaman Bey mi! Dinsizin hakkından imansız gelir. Yanına koymam bunu. Sen benim baba yadigarı tüfeğimi ver. Nişanlıma da gözkulak ol? deyip atlamış atına. Doğruca nişanlısının evine. Nişanlısı da yürekli kız. Üstelemiyor hiç.
Osman düşüyor yollara. Varıp Bey?in konağına ulaşıyor. Pusu kuruyor. İsfendiyaroğlu Hamza Bey de at sırtında gezintiye çıkıyor çok geçmeden. Sözün kısası, Sepetçioğlu Osman, hakkından geliyor Bey?in. Sonda da atını mahmuzlayıp Gülpü Dağına sığınıyor. Gaddar Bey?in ölümünü duyan halk sevinç içinde. Dilden dile anlatıyorlar Sepetçioğlu?nu. Bundan böyle de adını, ?Sepetçioğlu Osman Efe?yapıyorlar. çokluk da Sepetçioğlu deyip kısadan kesiyor.

Bey öldü diye, beylik dağılmıyor elbet. Hamza Bey?in oğlu Rüstem Bey alıyor beylik sırasını. Babasından daha gaddar Rüstem Bey. Halkı daha çok eziyor. Bir tek Sepetçioğlu karşı duruyor Rüstem Bey?in buyruklarına. Buyruğa buyrukla karşı koyuyor üstelik. Rüstem Bey, öşrün oranını artırınca o da buyrukluyor : ?Filan gün, filan saatte, falan yere şu kadar baş koyun getirin.? O kadar! Koyunlar gelirse gelir; yoksa Bey?in adamlarından bir kaçı gider. Gidecek adamları da iyi seçiyor Sepetçioğlu. En gaddarlarını, halka en çok eziyet edenini seçiyor sipahilerin.

Bey?de bir telaş. Atlılar çıkarıyor Gülpü Dağına. Boş. Halk seviniyor. Sepetçioğlu?nun adı dillerde. Herkes elinden gelen yardımı geri komuyor. Aç-susuz bırakmıyor Sepetçioğlu?nu. Bey bakıyor bu işin oluru yok. İşi kurnazlığa döküyor. Sepetçioğlu?nun anasıyla nişanlısını yakalatıp getirtiyor konağına. Sonra da haber salıyor Sepetçioğlu?na : ?Ya gelir teslim olur, ya da anasıyla nişanlısını boğdururum.? Sepetçioğlu durumu öğrenince bir gece baskın yapıyor Rüstem Bey?in konağına. Anasıyla nişanlısını alıp kaçıyor. Kimi, ?Beyin adamlarının arasında Sepetçioğlu?nu tutanlar vardı, onlar yardım etti? diyor; kimi, ?Sepetçioğlu çatal yürekli. Bir nara atmış ki yerler yerinden oynamış. Kimsenin kılı kıpırdamamış? diyor.

Sözün özü, Sepetçioğlu, anasıyla nişanlısını da alıp Gülpü Dağına çıkmış yeniden. Adı daha da büyümüş. Halk daha tutar olmuş. Beyin yüreği korkulu. Öşürü, eziyeti bırakıp bir tek Sepetçioğlu?nun peşine takmış adamlarını. Sepetçioğlu derseniz üç can. Anasıyla nişanlısı da yardımdan çok yük oluyarlar ona. Sipahilerin yaklaşma haberini duyunca yer değiştiriyorlar. Gün oluyor aç-susuz, saatlerce yürüyorlar. Anası derseniz yaşlı. Yola dayanamıyor. Teslim olmayı da istemiyor. Biliyor ki Rüstem Bey sağ komaz bu kez. Derken sipahilerin tuzağına düşüyorlar birgün. Sepetçioğlu, aslanlar gibi döğüşüyor. Nişanlısı da öyle. Ama anası; anası yürüyemiyor gayrı. Vuruşa vuruşa geri çekiliyorlar. Ama, uzun sürmüyor bu. Sipahiler dağın tepesini dolanıp arkadan sarıyorlar. Daha çok dayanamıyor Sepetçioğlu.

Üçünün ölüsünü şenlikle şehire getiriyor sipahiler. Günlerce yiyip içip keyfediyorlar. Halk geriden geriden izliyor bu şenlikleri. Bir de türkü yakıyorlar Sepetçioğlu için. Alıp Sepetçioğlu?nun tüm yiğitliğini koyuyorlar bu türküye...

Yaslan Sepetçioğlu yaslan,
Laleli çimenli dağlara yaslan,
Analar doğurmaz sen gibi aslan,
Yassıl dağlar yassıl, Osman Efem geliyor aman!
Yassılsın dağlar ya! Yassılsın ki Osman Efe geçsin. Osman Efe?yi asırlar ötesinden bugüne getirmek olanaksız elbette. Ama türküsü var ya!

Kaynak:
Yaşar Özürküt 
Öyküleriyle Türküler -3 
İstanbul-2002

Ufak tefek değişikliklerle elimize kadar gelen oyunun sözleri şöyledir :

Sepetçioğlu bir ananın kuzusu
Hiç gitmiyor yüreğimden efem de sızusu vay vay
Böyleymiş alnımızın yazısu
Yasıl dağlar yasıl aslan efem de geliyor haydah,
Gidelim kışla önüne aşağı
Salıvermiş ince belden efem kuşağı vay vay
Yaman olur Kastamonu Uşşağı
Yol verin efem dumanlı dağlar oy?
Yaslan Sepetcioğlu dağlara yaslan
Analar doğurmaz senin gibi aslan
Yaslan Sepetcioğlu dağlara yaslan
Laleli çimenli dağlara yaslan
Analar dogurmaz senin gibi aslan
Eğil dağlar eğil efemde geliyor haydah
Seslen Sepetcioğlu efece seslen
Laleli çimenli dağlara yaslan
Analar doğurmaz senin gibi aslan
Yasıl dağlar yasıl Osman Efem de geliyor vay vay
Silindi mi meşrebenin kalayı
Bozuldu mu yiğitlerin alayı
Yaslan Sepetcioğlu dağlara yaslan
Analar doğurmaz senin gibi aslan
Boynunda bıkağı geliyor Osman
Elinde kelepçe geliyor aslan
Zincire vurulmuş geliyor aslan
Eğil Dağlar eğil Osman Efem de geliyor haydah.

      Aynı gruba giren diğer türküler,

     Çırdak,Kemiksiz,Beyler bahçesi,karanfil,topal koşma, üç güzel, aşağı imaret Zeybek, hoppala zeybek, saray çeşmesi vs.

ORMANCI

Akçakese, Taşköprü ilçesine bağlı yedi mahalleden oluşan bir köy. Tümüyle ormanlarla çevrili bir yerleşim birimi. Türkünün anlatılan hikâyesi:

Günün birinde köye bir ormancı gelir. Ormancı, köye yerleşen ilk yabancıdır. Evlidir ormancı. Köylülerle dostlukları, komşulukları olduğu gibi, zaman zaman onlarla çelişkiye de düşer. Çünkü köylü, hayvanını ormandan beslemekte, yakacağını ormandan temin etmektedir. Yapraklı meşe dalları ile hem hayvanların kışlık yiyeceğini hem de kendi yakacaklarını ormandan kesmektedirler. Bu durum, ormana zarar verdiği için ormancı ile köylüyü karşı karşıya getirir.

Evli olan ormancı, köyde güzel bir kızla gönül bağı kurar. Ancak bu bağ köylülerce sezilir ve hoş karşılanmaz. Dostları, ormancıyı uyarırlar... Ormancı, aldırmaz ve ilişkisine devam eder. İlişkiyi öğrenen kızın yakınları, bunu namuslarına bir leke sayarak ormancıyı pusuya düşürüp öldürmek isterler. Olaydan yaralı olarak kurtulan ormancı köyü terk eder. Olay, türküye konu olur. Düğün ve semet törenlerinde söylenir.

Sabah güneşi doğdu
Çay başına başına
Bir heybe saman takın
Ormancının atına
Aman ormancı, canım ormancı
Köyümüze bıraktın yoktan bir acı.

İki tabak makarna
Şu karşıdan bakarla
Demedim mi ormancım
Sana türkü yakarla

       Aman ormancı, canım ormancı
Köyümüze bıraktın yoktan bir acı.

At bağladım belmeye
Yine mi geldin görmeye
Ne yüzün var ormancı
Bizim köye gelmeye

       Aman ormancı, canım ormancı
Köyümüze bıraktın yoktan bir acı.

Darı toplarım darı
Ağlarım zarı zarı
Ormancımı vuranlar
Eşkiyanın kıralı

       Aman ormancı, canım ormancı
Köyümüze bıraktın yoktan bir acı

DANACI

Eski bir cezaevi türküsüdür. Yaptığından pişmanlık duyan, cezaevinin çekilmez çilesinden bıkan bir yükümlünün feryatlarıdır. Türkünün sözleri, Danacı Pehlivan sazını eline alıp başından geçenleri dile getirdiğinde, cezaevinin etrafında oturanların, yada bu civardan geçenlerin ağladığı söylenir.

Kastamonu halife Kuyucağı Köyü?nde mahalli bir güreşçi, Danacı. Güreş yapan amcasından heveslenmişti güreş yapmağa. On iki yaşında Camili Köy?de yapılan bir güreşte ilk soyunmuştu. Güreş ustaları: ?Bu oğlanda iş var, gelecekte gıyak güreşçi olur? notunu vermişlerdi. O günden sonra çevrede güreş olan her yerde Danacı da bulunuyordu. Tuttuğunu el-ense yere yatırıveriyordu.

Ona, Danacı lâkabı da  küçük yaşta takılmıştı. Ama nasıl, neden böyle dendiğini bilen yok.


Güreş karın doyurmaz ya. Bizim danacı, köylerinin hemen yanında küçüksu?da yapılan abaları (toprak kap-çömlek) büyük sepetin içine saman- ot koyarak itina ile akşamdan yerleştirir. Bu, onun bir haftalık yolculuğunun hazırlıklarıdır. Sabahın ışıkları ile gözünü açan Danacı, taze gelinin hazırladığı tarhana çorbasını yudumlayıp ?ya bismillah? deyip, iki sepeti (küfeyi) yükleyip deh der atına. Niyeti üç aydır gitmediği Taşköprü- Boyabat yönüne...   

Taşköprü?yü geçtikten sonra uzaktan bir davul sesi duyar. İçi kıpır kıpır olur. ?Düğündür herhalde? deyip, sesin geldiği tarafa yönelir. Bir de ne görsün tam istediği. Yemyeşil harman, güreşçiler meydanda peşrev çekiyor. Millet yığılmış, heyecanla başlamak üzere olan güreşi bekliyor.

Danacı?yı tanıyan birisi hemen yaklaşıp, ?sen de soyun? der. Zaten niyetli olan Danacı, atını bir kenara bağlayıp deste birinciliğinin ilan edilmesini bekler. Güreşi kolayca alır. Küçük ortaya çıkan iki pehlivanı da yener. Büyük ortada da aynı başarıyı gösterir. Gözler, atla gelen caba satıcısına çevrilmiştir. Baş altını da alışından sonra, onun bir cabacı değil; iyi bir güreşçi olduğu anlaşılır.

Sıra başpehlivanlığa gelmiştir. Ama nerde, her güreşte tuttuğunu kazıkla saniyede tuş eden köyün güreşçisini yenecek. Zaten güreş icadını çevreye o tanıtmıştı. İriyarı, çam yarması gibi bir adam. Bıyıklarına adam assan idam eder. Herkes, onun Cabacı?nın hakkından geleceğine inanmaktadır. Herkes, köylüsü tarafı. Cabacı?ya hak tanıyan, ihtimal veren yok.

Danacı, başaltı için meydana çıkınca ?Ben cabacı değil, Danacı?yım? deyip bacağındaki beyaz donu indirince; sırma işleme kispet ortaya çıkar. O zaman gerçek bir güreşçinin köylüleri ile güreşeceği anlaşılır. Cazgırın salavatlanmasının ardından Danacı, atlayarak gezinirken arada bir nara atmaktadır. Davul sesleri arasında birbirlerine girerler. Danacı bir ara alta düşer. Kimse nasıl olduğunu bilemedi. Ani bir hareketle ayağa kalkıp rakibinin kolunu yakalayıverdi. ?Çat? sesi ve ardından ?anam? nağrası ortalığı inletti. Rakibinin kolunun geriye doğru kıvrıldığını görenler Danacı?nın üzerine gittiler. Saldıranlara karşı tek başına mücadele edip, kaçmayı denedi. Nafile. Atının heybesindeki kamayı çekip fırıl fırıl döndü. Gözleri kararmıştı. Vurduğunu düşürüyor, kamayı önüne gelene saplıyordu. Bir aralık, yerde dört-beş kişinin yattığını fark etti. Herkes geri çekilmişti. Atının sırtındaki küfelerin iplerini kesip atına atladı ve uzaklaştı.

 İki kişiyi öldürmek, üç kişiyi ağır yaralamaktan yargılanan Danacı?nın, idamına karar verildi.

Lâkabım Danacı ismim pehlivan
Bana acısınlar gâvur müslüman
Efendim efendim şunda nem kaldı
Urganım yağlandı üç günüm kaldı

Elimde kelepçe yüzüm peçeli
Zaptiyeler durmuş iki geçeli
Hapishanede yakarlar kara kömürü
Mevlâm size versin uzun ömürü

Kaynak Kişi:

Adı soyadı: Emine Bekdemir.
Doğum yeri ve tarihi: Beyköyü, (1937).
Mesleği: Ev hanımı.
Tahsili: Okuma-yazması yok.
Derleyen: Ahmet Bekdemir

KUMA

Bu türkünün hikâyesi Taşköprü?ye bağlı Bey Köyü?nde geçmektedir. Emine, ailenin dört çocuğundan biridir. Daha dokuz yaşındadır.

Emine?nin babası bir gün karısının üzerine bir kuma almaya karar verir ve eve bir kadın getirir. Emine?nin annesi bu duruma çok üzülür ve yatağa düşer. Emine de bu duruma çok üzülmektedir. Artık ailenin huzuru bozulmuştur. Emine, üzüntüsünü dile getirmek için gece gündüz ağlayarak bir türkü yakar. Bu türküsünü yatağa düşen annesine okur. Annesi de, türküyü babasına okumasını ister.

Emine, hemen gider ve babasının önünde bu türküyü okur. Bunun üzerine babasının da yüreği yumuşar ve ağlamaya başar. Onlara çektirdiklerinden dolayı üzülür ve eve getirdiği kumayı bırakır.

 Belinezi?niñ çayları da çağlasın
Hiç durmasın anam otusun da ağlasın
Anam bizi Fadim?imiz eylesin

          Ay Allah?ım ne diyelim duralım  
Anam buna nasıl çare bulalım

 Evimizin öñü bakacak
Dört yavruña şindi kimle bakacak
Yavrularıñ güccükden boynu buruk galacak

          Ay Allah?ım ne diyelim duralım
Anam buna nasıl çare bulalım

 A bubam entireñde gök müydü
Hiç göğsünde din iman da yok muydu
Dört uşağıñ içine saña kürd gızı hak mıydı

          Ay Allah?ım ne diyelim duralım
Anam buna nasıl çare bulalım

 Ne uzunumuş şu Sökü?nüñ düzleri
Gırılmışdu sala sala dizleri
Yakdı seni şu gahbeniñ sözleri

                  Ay Allah?ım ne diyelim duralım
Anam buna nasıl çare bulalım

Kıyafet

Taşköprü, Kastamonu ilinin kültürel değerler bakımından en farklı ve zengin özelliklere sahip ilçelerinden biridir.Bu farklılıklar yemek alışkanlıklarından giyime,doğumdan düğüne kadar bir çok alanda görülür.

     Bu farklılıkları bir zenginlik olarak değerlendirmek gerekir.Taşköprü ilçesinin birbirine çok yakın köylerinde bile farklı giyim, farklı kelimeler, farklı yemek çeşitlerine rastlanır.

     Günümüz kadınları ve genç kızları  artık modaya uygun giyinseler de özellikle orta yaşın üzerindeki pek çok kadın eski giyimlerinden tamamen kopamamışlardır.Çok az sayıda da olsa başında kara yazma ve çöküsü, beline peş kuşağı ile Cuma pazarını gezen kadınlara rastlamak mümkündür.Bu arada vala pantul veya kumaştan diktirilmiş kilot pantulla(zıpka)dolaşan erkeklere de rastlamak mümkündür.Oysa bundan 30-40 yıl önce insanlarımız çok daha farklı kıyafetler giyerlerdi.Bu kıyafetleri biraz olsun tanıyalım.

 

                                                        ERKEK GİYSİLERİ

     Kastamonu ilinin erkek kıyafetleri arasında çok fazla farklılıklar yoktur.Taşköprü?de de benzer kıyafetler giyilirdi.Cumhuriyet döneminden önce başlarına fes ve benzeri başlıklar giyen erkekler cumhuriyetten sonra kasket giymeye başlamışlardır.

     SIRTA GİYİLENLER:

     İç Gömlek: Beyaz renkte, yakasız içe giyilen bir gömlek türüdür.

     Yelek: İç gömleğin üzerine giyilen, genellikle kolsuz , önden düğmeli yelek.

     Vala Pantul(pantolon): Vala tamamen yünden dokunmuş,ıslatılıp taşlanarak yumuşatılmış kumaştan dikilen, belden dizlere kadar olan bölümü bol, dizlerden aşağısı dar, aynı zamanda zıpka da denilen pantolon çeşididir.İnce dokunmuş farklı kumaşlardan da dikilenleri vardır.Bunlara kilot pantul da denilir.

     Kuşak: İlçemizde iki çeşit kuşak bağlanır. Saçaklı (püsküllü) Tosya kuşağı ve uzun, beyaz bel kuşağı.

     Ayağa giyilenler: Yünden örme çoraplar ayağa giyilir.Bilekten yukarıya ?Dolak? adı verilen, soğuktan ve ıslaktan korunma amacıyla sarılan, 7-8cm eninde hazırlanmış uzun yünlü kumaş bacağın alt kısmına dolanır.

     Yün çorabın üstüne yani ayaklara çarık giyilir.Çarıklar genel olarak manda derisinden yapılırdı.

     Köstekli saat Taşköprü erkeğinin değişmez aksesuarıdır.

KADIN GİYİMİ

      Başa Giyilenler:

     Yazma:Kara yazma ve çar adı verilen başörtüleri kullanılır.Bunlarla birlikte beyaz ve sarı renklerin hakim olduğu yazmalar da kullanılır.Yazmaların kenarları ?pirpir? adı verilen pullarla süslenmiştir.

     Çar, daha çok ova köylerinde yaygındır. Yazma ise Çiftlik ve Köçekli merkez köylerinin civarında yaygın olarak kullanılır.

     Çökü: Silindirik fesin ön tarafı kesilir ve üzerine mücestem adı verilen yemeni sarılır. Fesin iç bölümüne kalın bir kumaş veya mukavva benzeri bir parça koyularak üstü düzlenir. Tepelik adı verilen kumaş parçası pirpir ve boncuklarla süslenerek fesin üst bölümüne önden görülecek şekilde dikilir.Fesin arkalık bölümüne iki adet (biri sağa,biri sola) düğme dikilir.Sağlam bir ipe dizilen renkli boncuklar çene altından geçecek şekilde düğmelere bağlanır.Buna ?hıltar? adı verilir.Aynı düğmelere tutturulan bir ipte , saçların altından doğru enseden dolaştırılarak çökünün düşmesi engellenmiş olur.

     Çökü , özellikle evli kadınlar tarafından giyilir. Genç kızlar sadece pirpirli yazma takarlar.

     Çökünün ön kısmına, mücestemin üzerine renkli pullarla ve parlak kağıtlarla veya küçük kumaş parçalarıyla süslemeler yapılır.

Sırta Giyilenler:

      İçlik: İçe giyilen gömlek türü giysiye denir. Genellikle ince , beyaz renkte ve pamuklu kumaşlardan dikilir.Kalçalardan aşağıya kadar uzundur.

     Fistan: Daha çok günlük işlerin yapılması sırasında giyilen tek parça elbisedir. Genellikle desenli ve çok renkli kumaşlardan yapılır.

     Üç etek: Günlük olarak ta giyilse de daha çok düğün, kına ve özellikle semet günlerinde giyilir. Özellikle Köçekli köylerinde yapılan araştırmalarda üçeteğin ?meydaniye? ve ?altıparmak? olarak isimlendirildiği görülmektedir. Altıparmak, altı ayrı renkten boyuna çizgilerle oluşturulmuş bir giysidir. Meydaniye ise boyuna çizgilerle ama çizgiler daha ince ve kırmızı-beyaz yada lacivert- beyaz çizgilerle dokunmuş kumaşlardan yapılmıştır. Üçeteğin yırtmaçları dizlerin yaklaşık 20cm yukarısına kadar çıkar.  Kenarları elde yada hazır alınan oyalarla süslenir. Kollar uzundur ve kol ağızları açıktır. İçe giyilen içlik üçeteğin yırtmacından görülecek şekilde bırakılır.

     Salta(Cepken): İpekli yada kadife türü kumaşlardan dikilir. Üzerlik te denilen cepken yöremizde ?salta? diye de isimlendirilir. Önünde ve arkasında işlemeler,  süslemeler yer alır. Diğer ilçelerin aksine kollar uzundur. Üçeteğin kolları saltanın kollarının içinden dışarı çıkartılır. Böylece kol ağzındaki süslemeler görülmüş olur.

Kuşak: İki çeşit kuşak kuşanılır. Tosya kuşağı üç parçadır ve özellikle dağ köylerinde        kullanılır. Püskülleri yerlere kadar sarkan kuşak özel bir şekilde katlanarak bele sarılır.

     Peş kuşak kareye yakın şekilde dokunmuş, püskülleri kısa ve iki ucu birleştirilip üçken şekline getirildikten sonra kuşanılır. İki kuşakta renkli ipliklerden dokunmuştur.

     Önlük-Eteklik: İlçemizin bazı köylerinde bulunan el tezgahlarında dokunan kareli veya boyuna ince çizgili renkli ipliklerden yapılır. Kuşağın üzerine bağlanır ve diz altına kadar iner. Ova köylerinde belden aşağı inen kuşak Köçekli-Çiftlik köylerinde göğüslük bölümü ile belden boyuna kadar uzanır.

     Paça: Şalvarın ilçemizdeki ismi paçadır.Basma kumaşından dikilir.Belden ayak bileklerine kadar iner.

     Bağlama paça denilenleri ise çok bol kesimlidir ve hemen diz altından bağlanarak giyilir.Bağlama paçanın alttan bir karışlık bölümü açık renkli bir kumaştan dikilir.

     Çile: Genellikle dokuz adet, 1cm. eninde örülmüş,kahverengi veya siyah iplerden hazırlanan, üçeteğin altından bele kadar gelen, kuşağın üzerine bağlanan aksesuar niteliğinde kostüm parçasıdır.Alt kısımlarındaki püsküllerine renkli boncuklarla süsleme yapılır.

     Ayağa Giyilenler:

     Yünden örülen, kilim desenli, renkli çoraplar giyilir.

     Çorapların üzerine çarık yada renkli lastik ayakkabılar giyilir.

     Kadınlarımızın anlatılan kıyafetleri özellikle semet günleri genç kızlarımızın üzerinde canlılığını muhafaza etmektedir.

Semet: Düğünün üçüncü günüdür.Gerdek gecesinin ardından damadın köyünde yapılan eğlencedir.

     Çökü: Kadın başlığı.

     Mücestem: Çökünün etrafına sarılan yemeni.Günümüzde sadece Tokat ilinde bir tezgahta dokunmaktadır

*Harun Reşit ŞİMŞEK: Taşköprü Halk Eğitimi Merkezi





                               Yöresel Tatlarımız

ÇEVİRME (SIRIK) KEBABI*
Ülkemizin bir çok yöresinde çeşitli şekillerde yapılan çevirme bizim ilçemizde de yüzyıllardan beri yapılmaktadır.Fakat bizim ilçemizin özellikle dağ köylerinde yapılan çevirme diğerlerinden farklı özellikler gösterir.Çevirmenin diğer ismi Sırık Kebabı?dır.Bu ismin verilmesinin sebebi kebap yapılacak hayvanın sırığa geçirilecek olmasıdır.

KEBABIN YAPILIŞI
Çevirme 120-130cm genişliğinde ve 70-80cm derinliğinde , hemen hemen aynı yüksekliğe sahip ocaklarda yapılır.Ocaklığın iki tarafında sırığın takılacağı çiviler yada kancalar vardır. Kuzunun takılacağı sırık yaklaşık 2,5 metredir.
Çevirme yapılabilmesi için herhangi bir küçükbaş hayvan gereklidir. Kuzu, koyun, keçi, seyis vb. hayvanlar kebap için kullanılabilir.
Kebaplık hayvan kesildikten sonra özenle yüzülür.Hayvanın yüzülmesi sırasında çok dikkatli olmak ve deri altına bıçak kaçırmamak gereklidir. Özellikle döş ve sırt bölümünde açılabilecek çok küçük yırtıklar bile kebabın yapılmasına engel olabilir.
Hayvanın iç organlarının çıkartılabilmesi için karnında uzunluğu bir karışı geçmeyen, göğüs kemiğine kadar uzanan bir yırtık oluşturulur. Bütün iç organlar çıkartılır, hayvanın içindeki kan temizlenir ve sırığın ince tarafı boyundan çıkacak şekilde kebaplık hayvan sırığa geçirilir. Öne doğru uzanan arka bacaklar geriye doğru döndürülür ve bağlanır. Hayvanın boynu da sırığa bağlanır.Ön bacaklar ilk eklem yerinden kesilir ve göğüs kısmında açılan iki adet deliğe yerleştirilir. Bunlara sokma adı verilir. Hayvanın sırığa bağlanmasının sebebi ileri geri hareket etmeyi önlemektir. Ayrıca sırığın kalınlığı hayvanın büyüklüğüne göre değişir. Karındaki açık olan yerden hayvanın içine tuz, biber, dilimlenmiş domates, soğan, kekik gibi baharat ve lezzet veren sebzeler atılır.Karındaki açık olan yer, ucu inceltilmiş ve kuru bir fındık ağacı ile özel bir yöntemle dikilir. Dikişlerin arası 3-4cm?dir. Bu ağaç parçalarına sığlık adı verilir.
Karnı dikilerek hazırlanan kebaplık iki veya üç adet gül takılarak hazır hale gelir. Gül, hayvanın kolundan buduna uzanan bir yaş kızılcık ağacı üzerine dizilmiş, iri bir ceviz büyüklüğündeki kuyruk yağına denir. Gül takmadaki amaç zayıf hayvanların ateşe dayanmasını ve kebabın üzerinin kurumasını önlemektir. Kebabın altına akacak yağın yere düşmemesi için özel tepsiler yerleştirilir. En son yapılan bu işlemden sonra kebap ocağa koyulur. Tepsilerin içine birer bardak su koyularak yanmaları engellenir.
Kebabın daha iyi pişmesi için ocak önceden yakılmıştır. Ateş kebabın altına değil ocaklığın karşı köşelerine yakılmıştır.Ateş karşıda olduğu için pişme süresi,hayvanın büyüklüğüne göre 4 ile 6 saat arasında değişen uzun bir zamandır.
Ocakta çıralı ve ham çam odunu kullanılır. Kebap ocağa koyulduktan sonra en az bir saat ham odunlarla ağır ateşte yapılır. Daha sonraki saatlerde ateş güçlendirilir.İlk baştan itibaren güçlü ateşle yapılırsa kebabın dışı pişer içi çiğ kalır.Bu olaya kebabın kartması denir. Pişmenin çok iyi olması için ağır ateşle başlamak ve çok yavaş çevirmek gereklidir. Ayrıca kebabın yapıldığı yerin de çok sıcak olması gereklidir.Sık sık kapı, pencere açılmamalıdır. Kebabın güzelliği ocakçının ve çevirenin elindedir.
Kebap piştiği zaman sırttan doğru etler patlamaya başlar. Pişip pişmediğinin anlaşılması için kürekler içe doğru açılıp kapatılarak kontrol edilir. Bir diğer kontrol yöntemi de but kısmına bıçak sokularak kokunun ve akan sıvının incelenmesidir. Akan sıvıda kan rengi varsa ve çiğ kokuyorsa kebap pişmemiştir.
Kebap piştikten sonra hayvanın karnından sırtına kadar bıçakla yırtılır. Buradan dışa akan ve tuz suyu denilen su büyük bir tavaya alınır. Çevirme işlemi devam ettirilir ve bu su bütün gövdeye yavaş yavaş yeteri kadar dökülür. Kebap ocaktan alınır ve alttaki tepsilerde biriken yağ ile tuz suyu derince bir kabın içinde, soğan ve domates ilave edilerek yeniden kaynatılır. Kıvamına gelince kaynatma işlemi bitirilir. Bu sıvıya serit yağı adı verilir. Bir kebaplık hayvanın yaklaşık iki litre kadar serit yağı çıkar.
Kebap birkaç kişi tarafından ortak yapılıyorsa odunları veren kişiye fazladan boyun ve iki adet kaburga verilir.
Ortakların sayısı kadar pay edilen kebap ayrı ayrı bir yere koyulur. Ortaklardan bir kişi arkasını döner. Paylardan her biri tek tek gösterilmeden ?bu kimin? diye sorulur. Arkası dönük kişi kimin ismini söylerse o pay ismi söylenen kişinin olur. Bu şekilde yapılan paylaştırma işlemine ferfene adı verilir.

*Harun Reşit Şimşek


ALAN TARAMASI ( KUYU KEBABI )
Taşköprü yemek kültürü ile ilgili KUYU KEBABI araştırması .17/11/2003 Pazartesi günü Taşköprü Halk Eğitimi Merkezi Müdür Vekili Necati DOĞANÇ ve Halk oyunları Öğretmeni H.Reşit ŞİMŞEK ile beraber Taşköprü?nün vazgeçilmez yemeği kuyu kebabı hakkında alan taramasını kaynak kişi olarak Orhan KESİCİ?den yaralanarak yapmış, kebabın tarihçesi ve yapılışı aşağıya çıkartılmış ve imza altına alınmıştır.

Taşköprü, Batı Karadeniz Bölgesinde, Kastamonu iline bağlı bir ilçe. Adını 1366 yılında Gökırmak üzerine yapılmış olan taş köprüden almaktadır. İlçe halkı Oğuzların Kayı boyundandır. Taşköprü çeşitli uygarlıklara sahne olmuş tarih ve kültür zenginlikleriyle dolu bir yerleşim merkezidir. Konuşması ve yaşayışı, gelenek ve görenekleriyle Anadolu kültürünün zengin mozayiğinin içinde güzel bir yerleşim yeridir.
Taşköprü yemek kültürü bakımından da zengin bir mutfağa sahiptir. Bu zenginliğin başlıca sebebi; ormanları, bitki örtüsündeki çeşitliliği ve buna bağlı olarak yetiştirilen hayvanların varlığıdır.



KUYU KEBABININ TARİHÇESİ
Abdurrahman KESİCİ 1859 yılında Kırım ?Bahçesaray?da doğan, Kurtnazaroğulları lakabı ile tanınan ailenin çocuğudur. 93 Harbi olarak bilinen Osmanlı-Rus Savaşından sonra Taşköprü?ye yerleşmiştir. Osmanlı padişahlarından Sultan Hamit?in yanında maiyet çavuşu olarak askerlik yapan Abdurrahman KESİCİ kuyu kebabını Taşköprü?de ilk kez yapan kişidir. Abdurrahman KESİCİ?nin torunu Orhan KESİCİ?nin ifadesine göre, kuyu kebabı Anadolu?ya Taşköprü?den yayılmıştır. Rivayete göre askerlik görevi için Taşköprü?ye gelen veya Taşköprü?den giden kişiler tarafından farklı yörelere taşınmıştır.
Günümüzde Taşköprü ilçe merkezinde Orhan KESİCİ, Ahmet KESİCİ, Ateşoğulları, Kasap Ömer, Çayırcıklı Ata ARSLAN ve İsmail ARI tarafından kuyu kebabı yapılmaktadır. Ayrıca Alatarla olarak bilinen Germeç beldesinde de yaygın olarak kuyu kebapçılığı yapılmaktadır.

KEBAP KUYUSU
Genellikle 1.5m. derinlikte, 85-90 cm. çapındadır. Eski kesme tuğlalardan, sarı toprak harcı ile düz (üst üste)kuyunun orta kısmına doğru içten-dışa bombe verilerek örülür. Baca yüksekliği ne kadar fazla olursa o kadar iyi olur.
Kuyunun üstünde kuzuları asmak için demir çubuklar bulunur. Her kuyu ortalama sekiz kuzu alır.Kuyu kapağı ağaçtan yapılmıştır ve sac ile kaplanmıştır. Kapak sıvanırken harç yapmak için kullanılan toprak kullanılır. Bu toprak özellikle Eskiatça Köyü yakınlarından temin edilir.


KEBABIN YAPILIŞI
Kuyu kebabı yapmak için en önemli unsur kuzudur. Kebabın başlama mevsimi Hıdırellez?dir. Bunun nedeni; rivayete göre kuzular hıdırelleze kadar anasının önünde, hıdırellez gecesi ve sonrasında arkasında durur. Bu, kuzunun yetişkinlik ispatıdır.Kuzunun kebaplık kuzu durumuna geldiğinin göstergesidir.
Koyun, keçi gibi küçükbaş hayvanlardan da kebap yapılsa da kuzu kadar lezzetli olmaz. Kuyuda yakıt olarak çıra kullanılır. Çıralı çam odunundan başka odunla veya diğer yakıtlarla kebap yapılamaz.Yapılsa bile çırayla yapılanın tadını vermez. Kuyunun dibi tamamen kapanacak şekilde çıra gopaklarıyla doldurulur ve tutuşturulur. Ateş korlandıktan sonra kuyunun dibi kadar genişliği olan ve içine biraz su koyulan bakır tava yerleştirilir.
Boynundan kuyruk sokumuna kadar yarılan kuzu arka ayaklarından kancalara,kancalarla da kuyunun üzerindeki demir çubuklara takılır ve kuyuya sallandırılır. Kuyunun kapağı örtülerek çamurla sıvanır. Yaklaşık bir buçuk saat kuyu kapalı kalır.Bu sürenin sonunda kapak açılır ve 15-20 dakika havası alınır. Bu süre içersinde kuzunun yağı kuyu dibindeki tavaya akar, tavadaki yağ (kebap suyu)isteyenlere verilir, yemeklerde özellikle pilav yapımında kullanılır.
Kuzular kuyudan çıkartılır, soğan ve maydanoz ile yapılan piyazı ile birlikte ikram edilir. Kuyu kebabı elle yenilir.
Kuyuya girerken yaklaşık 12-13 kilo gelen kuzu kuyudan çıktığında altı-yedi kilo kadar gelir.
Anadolu?nun çeşitli yörelerinde benzer şekillerde yapılan kuyu kebabı farklı isimlerde de bilinir. Farklı isimlerde anılsa da Türk kültürünün bir ürünüdür ve bunun adı kuyu kebabıdır.

Kaynak Kişinin :
Adı Ve Soyadı : Orhan Kesici
Doğum Yeri Ve Tarihi : Taşköprü, 1933
Baba Adı : Osman
Ana Adı : Fikriye
Yaşadığı Yer : Taşköprü
Mesleği : Kuyu Kebapçısı

17/11/2003
Necati Doğanç : Halk Eğitimi Merkezi Müdürü
Harun Reşit Şimşek : Halk Eğitimi Merkezi Öğretmeni



                TAŞKÖPRÜ?DE YAPILAN YEMEKLER

KİLLİK
İlçemizin birçok köyünde yapılmış, günümüzde ise unutulmaya yüz tutmuş bir yemektir. Asıl amacı artan malzemeleri değerlendirmektir. Yemeğin malzemeleri elde kesilmiş erişte makarna, kuru fasulye veya mercimek, soğan, yağ ve tuz.
Önce fasulye veya mercimek ( hangisi varsa o kullanılır) haşlanmak üzere ateşe koyulur. Haşlanmış bakliyatın üzerine makarna ilave edilir. Haşlanma tamamlanınca, suyunu bitirmeden ocaktan alınır.
Ayrı bir kapta eritilen yağda soğan öldürülür, tuz ve karabiber eklenerek hazırlanmış yemeğin üzerine dökülür. Farklı isimlerle anılsa bile yöremizde yapılan ve lezzetli bir yemektir.

MIHLAMA ( SOĞANLI )
Yumruk büyüklüğünde dört tane soğan küçük küçük doğranır. Soğanın içine istenirse yeşil biber de koyulabilir. Çok az miktardaki tere yağının içine koyularak kavrulmaya başlar. Tuz ve biber eklenir.
Soğanların kavrulması tamamlanınca yumurtalar üstüne kırılır. Yumurtalar pişmeden başka bir kapta eritilen tere yağı yumurtaları üzerine dökülür ve kısık ateşte pişmeye bırakılır.
Sık sık yapılan ama özellikle yaşlılar tarafından Ramazan ayında yapılması tercih edilen bir yemektir.

MINAKAŞI
Yöremizde sıkça bulunan mancar (kuş ekmeği) otu kullanılarak yapılan bir yemek türüdür. Her şeyden önce yeteri kadar mancar toplamak gerekir. Toplanan mancarların kökleri kesilip iyice yıkanır. Bıçak veya satır yardımıyla kıyılır.
Tencerede eritilen yağ, soğanla birlikte karıştırılarak tuz eklenir. Üzerine yeterince su ilave edilir. Kıyılmış durumdaki mancar suya koyulur. Bir taşım kaynatılan mancarın üzerine pirinç eklenir ve yavaş yavaş pişirilir. Pirinç yerine bulgur da koyulabilir.
Mancardan yemek yapılabildiği gibi tuzlayarak ve üzerine limon sıkarak ta yenilebilir.


ETLİ EKMEK
İlimizin ve ilçemizin en tanınan yemeklerinden biridir.Un ve kıyma ana malzemelerdir.
Hamuru yoğrulan ve beklemeye alınan ekmek odun ateşinde ve saç üzerinde yapılırsa daha lezzetli olduğu söylenir. Miktarı isteğe bağlı olan kıyma, içine yumurta, soğan, maydanoz, tuz ve istenilen baharatların katıldığı bir karışım haline gelir. Hafifçe sulandırılarak iyice karıştırılır.
Hamurdan kopartılan yeterli büyüklükteki parça yufka kalınlığında açılır.Büyüklüğü yaklaşık 40-45cm. çapında açılan yufkanın yarısına kıyma koyulur.Kapatılarak sacın üstünde pişirilir. Piştikten sonra üzerine tere yağı sürülür ve ikram edilir.

                                                       Tatlılar

Avuz:  bazıyerlerde  ağuz veya ağız olarak da isimlendirilir. Yeni yavru­layan inek veya koyun, manda sütünden yapılır.

Baklava: Baklavalık hamur kulak memesi yumuşaklığında hazırlanır. Alınan pözüler  (hamur parçası) nişasta serpilerek oklava ile ince olarak  açılır Üst üste yaklaşık 20 adet konur. Aralarına ince ceviz ekilir. Kare kesilerek (yaklaşık 5x5 cm) İkiye katlanır. Tepsiye dizilir. Kızgın yağla haşlanıp fırında, ocakta kızartılır. Ilıkken hazırlanan şurubu İlave edilir.

Cırık: Diğer isimleri ile cırıkta ya da lokmadır. Şenpazar ile Devrekani köylerinde yapıldığı gibi pazarlı günlerde şehirde de yapılmaktadır. Mayalanmış hamur biraz cıvıltılır. Ufak parçalar halinde kızgın yağa atılır. Ya da avuca alman hamur sıkılarak baş-işaret parmağı arasından çıkan hamur yağa ba­tırılmış kaşıkla alınarak yağa bırakılır. Pembeleş inceye kadar kızartılıp çıkarı­larak ağdaya atılır. Hazırlanan hamura yumurta da kırılabilir.

Çekme Helva

Bunu sayın Nail Tan'm derlemesinden aynen aldık.

Kastamonu 'da "çekme helva" adıyla tanınan helvanın benzeri yakın yıllarda Mudurnulular tarafından "saray helvası"adıyla tanıtılmıştır. İzmitte değişik bir şekli de "pişmaniye"adıyla pazar!anmaktadır.

Çekme helva, Kastamonu'nun hediyelik yiyeceklerinin başında gelmekte ve diğer illerde çok beğenilmektedir, hammaddesi kadayıflık, özü olmayan un, şeker, yağ ve sudur.

Çekme helva yapımı meyane elde edilmesiyle başlar. Yemeklik marga­rin yağ, imalâthanede orta büyüklükte bir kazanda eritilir. İçine un konur. Bir saat kadar hafif ateşte unla yağ karıştırılarak pişirilir. Meyane soğumaya terkedilir.

Şeker ocağı hazırlanır. 20 kg. kadar toz şeker bir kazana konur, su ile karıştırılarak eritilir. İçine limon tuzu katılır. Yarım saat daha kaynatılır. Eri­miş şeker akide şekeri kıvamına gelince ocaktan alınır. Mermer soğuma taşına dökülür. Soğuyan şeker, soğuma taşından toplanır, özel ağartma makinasına konur. Savrularak beyazlaşıncaya kadar ağartılır. Makinadan alınan ağartılmış şeker, normal sıcaklıktaki meyaneyle yan yana getirilir. Sıra 4-5 kişilik helvacı ekibinin çalışmasına gelmiştir. Ağartılmış şeker, büyük bir halka şekline getirilir. Meyaneye bulanarak elden ele çekilerek uzatılır. Çekme helva denmesinin sebebi budur. Meyaneye bulanarak çekilen, uzatılan şeker sonunda beyaz lifler haline gelir. Beyaz lifler haline gelmiş şeker, mermer üzerine konup küçük parçalara ayrılır. Tepsilere doldurulup preslenerek sı­kıştırılır. Böylece tepsi kenarlarına kadar dolu sıkıştırılmış, un gibi bir helva elde edilir. Tepside baklava dilimleri şeklinde veya kare dilimler elde edile­rek satılır. Son yıllarda üreticiler çekme helvaya fındık, hindistan cevizi, kakao da katmakta, renkli türlerini pazarlamaktadırlar. Aslı; beyaz, sade olan şeklidir. Mudurnu'da aynı usulle helva yapılmakta, sadece margarin yerine tereyağı kullanılmaktadır.

Delioğlan Sarığı ( Saro Burma)

Börek yapılır gibi hazırlanır. Kızartılır. Hazırlanan ağda kızartılmış tepsi üzerine ilave edilir.

Gül Baklava

Ceviz veya fındık içi konulmuş yufka oklavaya sarılır. Oklava çıkarı­lınca yufka helezon şeklinde sarılır. Bu şekilde 15-20 yufka tepsiye dizilir. Kızartılarak ağdalanır.

Göz Göz Baklava

Oklavaya sarılan içli yufkadan oklava çıkarılarak 3-4 cm aralıklarla ke­silir. Kesilen kısımlar üste gelmek suretiyle yufka tepsiye dizilir. Kızartıldık­tan sonra şekerlenir.

Hasüde

Şeker nişasta ile ezilir. Kaynar suya salınır. Karıştırılarak pelte halinde pişirilir. Üzerine kızarmış tereyağı dökülerek hazırlanır.

Kabak Tatlısı

Değişik şekillerde pişirilir. Kalın kabuklular fasla olarak, medine kabağı veya bal kabağı denilen cinsi ise içi temizlendikten sonra kabukları bıçakla
alınarak İnce dilimler halinde çok az su ilavesi ile tencere veya tepside pişirilir. Pişme esnasında şeker ilave edilir. Fasla kabağı piştikten sonra toz şeker,sıcak kabak üzerine dökülür. Üzerine ceviz veya fındık içi dökülerek servise hazırlanmış olur.

 Kaşık Tatlısı: Ana helvası da denilen bu helvaya cevizde ilave edilebilir. Yağda un pembeleşinceye kadar kavrulur. Ağda kaşığının sırtı İle.tavı bilinir. Şeker soğuk suda bekletilir. Miyane adı verilen un sıcakken şekerli soğuk su ilave edilir. Az ateşte bu işlem yapılır.'Kaşığa sarmaz hale gelince kıvamı tamamdır. Kaşık içi ile yapılan kalıp tepsiye dizilir.

Pekmez Helvası

Kaşık helvasında olduğu gibi yapılır. Ağda yerine pekmez kullanılır.

Sini

Baklava artığı yufka ve parçaları tepsiye dizilir. Kızartılıp ağdalanması ile yapılan tatlıdır.




Üye Paneli
E-posta:    
Şifre:        
Şifremi unutum
Başkan'ın Mesajı
Son Eklenen Video

Tüm videolar için tıklayınız.

Köşe Yazıları
Atatürk'ün Gençliğe Hitabesi
Mustafa Kemal ATATÜRK

Kastamonu Nasrullah Camii Vaazı - İstiklal ruhunu ateşleyen vaaz
Mehmet Akif Ersoy

Son Ziyaretçi Yorumları
engin sarI


engin sarI


HANİFE KORKMAZ
Merhabalar serkan bey dernegın köy yemeklerınıde sitede gormek ısterız ben dernegın sayfasında paylasıorum ama dernegın sayfasındada gormek ısterız..


Tüm ziyaretçi yorumları için tıklayınız.

Günlük Gazeteler
Linkler
- T.C. Kimlik numaranızı öğrenin
- E-Devlet Kapısı
- İŞKUR
- Posta Kodu Sorgulama
- Aile Hekimi Sorgulama
- Devlet Meteoroloji İşleri Genel Müd.
Sponsorlarımız
Ziyaretçi Bilgileri
Bugün: 8
Dün: 15
Toplam: 8923